ellerimi uzatıyorum
şimdi gökyüzü kocaman bir ağaç 
yaprak diye kuş resimleri yapıştırılmış bu ağaca iyi bak
bu ağacın dallarına yol diyor insanoğlu
yollar gittikçe bitmiyormuş bu çıplak dallar kel ormanlar 
bir de yıldızlar varmış
bu kel ormanın çapkın çocukları 
denizde boğuluyormuş

işte böyledir insanoğlu
bu dünyada neleri kaybettiğini hatırlamak için masal uydurur 
ancak gerçekten benim yitirdiğim ne var söyleyin bana kuşlar
bu kadar önemli değil diyorum her zaman
bu kadar önemli değil konuşmak anlatmak
ve bir şey yazmak sana ya da bir başkasına
eskiden seni seviyorum demenin bir anlamı vardı
burada oturmanın ve kıyıda yürümenin tanımsız bir tadı
isterseniz siz avarelikler deyin başı boş dolaşmalar deyin
ben neden kendime bir yol açmayı denemedim
yol yok ki dedim yol diye bir yürüyüş ya da 
bir geçit resmi değil hayatımız
kelimeleri değiştirince düşüncelerimiz genişlemedi
yolda yürüyoruz dedikçe yol bitti
masallardaki gibi bir arpa boyu yol oldu zaman
yine de ben herkese merhaba demeyi severim
el sallamayı da dağlarda açan ve açmayan
ya da var olmasa da var olmasını istediğim bütün çiçeklere
işte insanlar da öyledir
bir kapanıp bir açılan çiçekler gibi gürültülere
ama ben artık bir başınayım
bu demek de değil ben yalnızım
hayır ben gürültülerini yitirmiş bir insanım
ormanlar beni artık selamlamıyor
deniz kıyısındaki midye kabukları da
artık ben onlara merhaba diyorum
yer verin bana aranızda
ben de sizin gibi bir kıyıya ilişeyim
inanmıyorum hayat yolu aşıklar yolu âşiyân yolları
ve başka yollarla hayatın kendi eylemini bir tabuta koymağa

Reklamlar

sen neyin peşindesin mustafa

doğduğun kasabada hiç tren istasyonu olmasa da
okuduğun öykülerde ille de bir tren istasyonu olurdu
çevrilen filmler bir tren istasyonuyla başlar
romanlarımız bir tren istasyonunda son bulurdu
kahramanlarımız ya bir tren istasyonunda buluşur
ya da vurulurdu
kısaca
yaşadıklarımızın orta yerinde ille de bir tren istasyonu

sen orta yerlere değil de kenarlara bakardın
bir çatının kenarındaki kuşlar
daha çok ilgini çekerdi
bir tren istasyonu da kenardaysa
herhangi bir yerin herhangi bir kıyısında
kenarda olan her şey gibi o da
daha bir ilginç gelirdi sana

ben meselâ mustafa
nerede durmuşsam orası bir kenardır
ya bir balkonun kenarı ya bir su kenarı ya bir masanın
kenarlarından herhangi birisi
ve ben bu kenarların herhangi birinde
şeytana uyup da resim çektirmişsem
bir çöp tenekesi de benimle beraber çıkmıştır
neden içi güllerle dolu bir vazo değil de bir çöp tenekesi
ta çocukluğumdaki resimlerden bugünkülerine kadar
diyeceğim şu ki
hayatıma en çok çöp tenekeleri girdi
irili ufaklı çöp tenekeleri

I
Ortak bir dünyamız var diyorlar
ortak bir işaretler sistemi mi rüzgâr
uyku sesleri arasındaki yolculuğumuzda
ne sonsuzluğa ne de genel bir başlangıca doğru dikilmiş ağaçlar altında
bir yastığa baş koymak gibi uslu bir duygu çocuklarımızda
bana bir ateş çemberi çizdilerse sana da çizdiler
imece işi hayal devşirmeye yatanların ülkesine bahar gelmiş
bir katkı belki bir uygulama modeli bir çiçek mahşeri
ve yeryüzü bir galeri
taşlar seyrediyor şimdi şehirleri
her şeyin bir adı var bir öğretisi bir gölgesi bir tepkisi
bir ırmak resmi kadar senin kaderin
çizgilere dayan el falına inan ve toplan
kuytu bir köşede saklanıp gökyüzüne bak
gösterilen bir gökyüzüne ötedeki bir resme konuştuğun dile
bir yere mi gideceksin yalnız yola çık
ya da kendini yalnız yola çıkmağa hazırla
atlarının ne işi var senin yanında
bırak onlar orta asyada kalsın orta asya
bir yol çizmek bir şey çizmek ideal bir durumdur
kuma saplanmış uçak maketleri tren rayındaki hız geometrisi
posta
senin oyuncağın kitap benimki iletişim şiiri kimininki yalnızca ulaşım işi
bir iman felsefesi derken
biliyorum bir yol arıyorsun bir yol evet ama
ne işin var trafo istasyonunda
bahçe tarla ayışığı eğlence ortanca
bak kuş kaçıyor onu yakala

sen o insan yavrusu benim arkadaşım adaşım mustafa
işte ideal ve gerçeğin buluştuğu bir nokta sımsıkı avuçlarında
bir sonsuzluk durumundaki nokta
ne sevdiklerin ne de sevmediklerin kalmış aklında
yalnız bir kuş tutulmuş sımsıkı parmaklarının arasında
gün geçse de geçmese de sen çarpılmışsın yakaladığınla
yeryüzüne gömüyorlar seni elindeki o kuş yavrusuyla

zeytin dalları ve kıyı arasında varsa bir kasaba
evden okula okuldan eve dönmek kuramsal bir macera
yürüdüğümüz yol hep aynı doğrultuda olsa da
yoldaki taşları bir bir sayarken sonsuzluğa
hep eksik çıkınca taşlar
sorarmışım
neden eksik çıkıyorsunuz arkadaşlar
sizi saymaktan insanlara bir merhaba bile diyemiyorum
bir geleneği duyamıyorum mustafa
küstah mıyım ben şimdi gururlu muyum, aşırı hassas mıyım
ya da sıra dışı mıyım ben yoksa onların arasında
asla
bir taş var avucumda
soyut mu yazıyorum yoksa
somut ya da daha başka
hayır hiçbiri değil
onlardan hiçbiri
onlar yazıyor mustafa
onlar eşyayı yazıyor
onlar bir geleneği takip ediyor
gelenek çıplak bir ağaç
kuşları yok
onlar kendilerince bu kuşları çiziyorlar
onların ikonaları var fotoğrafları var imgeleri var
olayların arkasından hayal kovalar
işte onlar araf kültürünün adamları
şiirlerinde ve yazılarında utanmadan ad söylerler
bir gelenek uğruna
adını söyleyenin geleneği olmaz mustafa
taşlar hep eksik çıkar

kendi adını söyleyerek geçmişe gömülen dünya
ne otobüs şirketlerindeki kolonya ne de bir manastıra kapanıp
dua etmek ikonalara ne arya ne de kelime-i şehadet ekonomi kitaplarına
ne beethoven ne de dede efendi bizim musiki zevkimize müptela
bizim biçimimiz geleceği izlemek ve gelecek
adımızı bıraktığımız anda varolan bir alan ölçüsü olarak bir dünya
bir dikey dünya kuşkusuz bütün yatay duranlara
siz hiç okulda öğrenmediniz mi
siz hiç leyla ve mecnun olmadınız mı uzaklara
uzayda bir doğru sonsuz noktalar kümesidir
işte tarih de bu aslında

Hayal mi gördüm bomboş vagonların içinde uyur uyur gezerken hayal mi 
bana eski on paralarını verdi annem şıkır şıkır salladım ağladım
 
hayatı anlamanın sınırlarına yaklaştığımı biliyorum 
ipleri kesilmiş uçurtmaların düştüğü kırmızı ormanı 
anlamın yerini tahta atlara bıraktığı son şarkıyı 
diyorlarsa doğrudur benim çocukluğum rüzgârlı sokaklarda yaşadı
 
saatler solmuş zambaklar gibi itiyorum sizi geçmişe 
vazolar ölüm yıl dönümlerinde güneşin değirmenleri 
tutunduğum deniz taştan bir masa ve arkası rüya 
yaslanıp seyrediyorum geçmiş günlerimin pazartesini
ben bir sınırın taşı değilim
ben bir mezar taşıyım
kim dikti beni buraya
benim için biten bir savaş yok
benim içinde kaybolduğum
hep aklımda ve yanı başımda
kumrallaşmış şehir ahlakına açılan dar bir patika
dolaşıyorum dağlarda
yalnızlık değil bu yavrum
yalnızlık benden uzaklarda
benim hiçbir şeyim yok ve hiçbir şey olmadı bana
benim hiçbir şeyim yok tapındığım mezar taşlarından başka
ve hiçbir şey dokunmadı bana bu taşlardan başka
 
geriye ne kalır deme
bir yosun parçası da bulsan getir bana
bir yıldız çiçeği olur mu
bu dünyada olmayan bir sen kaldın
bu rüzgârda yetişmeyen bir yıldız çiçeği gibi kaldın
bir yelkenli geminin küpeştesinde paramparça bir pusula
bir şehir gibi kaldın bir liman gibi bir dağ gibi
boynu bükük  bir papatya sonsuz bir elveda gibi
deniz gibi bir şey
sallanıyor
ama var olmuyor
bu bir dünya
neden istediğim gibi olmuyor deme
 
sen taç yaprakları yeni açmış bir aslanağzısın
bırak uzak ve yakın limanlara yanaşan gemiler sığ sularda parçalansın
benim işim değil ki seni özlemek seni kucaklamak
ellerim yetişmiyor desem yalan
yıllarım yetişmiyor desem yine yalan
ben köpük parçalarını saya saya bir yere varmışım
mezarlara vadi olan kuşların kanatları gökyüzüne dokunur arkadaşım